Devlet Anlayışı - Teşkilatlanma

 

 

Devlet Anlayışı ve Hükümdar

Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini esas alan ilâhî kaynaklı bir hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu durum; "kutum var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu." şeklinde sık sık geçmektedir.

Tanrı, Türk'ün yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam etmiştir. İslâmî dönemde de aleme nizam verme ülküsü "gaza ve cihat" yoluyla sürdürülmüştür.

Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan azaları taht üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti babadan oğula süren ve soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde hükümdarlık "liyakat" ile kazanılır. "Kutadgu Bilig"de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Buna göre bir kişinin kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından kendisine bahşedilmesi gerekir;

1- Kut,
2- Ülüg,
3- Yarlıg.

“Kut”, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini vermesidir. Zaman içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur. “Yarlıg” da umumiyetle kut kavramı ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli değildir. Bu özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani “ülüg”ünün de bulunması gereklidir.

Bütün bu özellikleri şahsında toplayan kağan “kül” yani “şan ve şöhret sahibi” olabilir.

Kutadgu Bilig'de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde “Gündoğdu” adlı şahıs, hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir “Aydoğdu”, devlet anlamında kut'u ve vezirin oğlu “Öğdülmüş” ise aklı temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu şahıslar kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde "İl gider töre kalır" felsefesi esastır. Devletin bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır.

Türk töresi üç saç ayağından oluşmaktadır;

1- Könilik,
2- Uzluk ve,
3- Tüzlük.

“Könilik”, adaletin karşılığı olarak kullanılır. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli özelliğidir.

“Uzluk” ise akıl ve mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun geçmişi içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir. Türkçe’mizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki münasebetlerde aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır.

Könilik ve uzluk'un tamamlayıcısı durumunda olan “Tüzlük” ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik içerisinde sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve yükümlülükleri bakımından eşittir. “Düzen” ve “tüzük” sözlerinin içerisinde aslında bu kavram vardır. Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan "tüzlük" ile sağlanır.

Eşitlik sözü bazı dış ideolojik akımlarda sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.Halbuki Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk devleti sadece kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk töresine uygun hareket etmiştir. Osmanlı Devleti'nin bugün üç kıt'aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde bu gerçek yatar.

Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında uçurumlar bulunan kast veya sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine “liyakat” esas alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir boyun ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve temelde liyakatını ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un en büyük oğlu olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun devlet kuramaması gerekirdi. Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu Devletini kurmuşlardır.

Nasıl ki Türk devletiyle milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura dayanan Töre ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki münasebetler de

1- Ongun,
2- Orun ve,
3- Ülüş.

gibi yine töreye dayanan üç temel kavram ile tanzim edilmiştir.

Türk sosyal hayatındaki nizam aslında devlet anlayışına olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun içtimaî hayattaki yeri aynı zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki mevkiini de belirler. Çünkü yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu Türklerde iç içe girmiş unsurlardır.

Hunlardan Osmanlılara uzanan büyük tarihi çizgide, “Oğuzlar”, bizim de içerisinde bulunduğumuz, Batı Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz içtimaî teşkilâtı, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır.

Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen bu yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır;

1- Sağ kolda bulunan ve hâkim olan “Boz-oklar” (Gün, Ay ve Yıldız),
2- Sol kolda bulunan ve tâbi olan “Üç-oklar” (Kök, Dağ ve Deniz).

Dede Korkut Oğuzlarında “İç-oğuz” (Üç-ok) ve “Dış-oğuz” (Boz-ok) biçiminde anılan bu ikili teşkilât Hunlarda “Kuzey-Güney”, Göktürklerde “Doğu – Batı” şeklinde yaşatılmıştır. Selçuklu ve Osmanlılarda ise “sağ ve sol Beylerbeyiliği”, “Anadolu ve Rumeli kazaskerliği” vb. biçimde ifade edilmiştir. Bu ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait dörder oğul, “24'lü sistemi” tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî yapılanmada bu 24'lü sistem az çok muhafaza edilmiştir.

Oğuz teşkilât yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş ile belirlenir. Meselâ Günhan oğullarının “ongun”u, yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24 boyun her birine ait bir damgası bulunmaktadır. Teşkilât düzeninde her boyun nerede oturacağı yani “orun”u da tespit edilmiştir. Büyük oğulu ve hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer alırken, küçük oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar. Boylar teşkilât içinde sahip oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında kesilen bir koyunun neresinin kendi hisselerine düşeceğini (“ülüş”) dahi bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan, koyunun baş kısmını kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan Kayılar, koyunun "sağ karı yağrın"ını alır. İlk bakışta katı bir kural gibi görülen bu teşrifat, protokol kuralları, aslında tamamen "liyakat"a dayanan bir uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda uygulanacak teşrifat kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin çizgilerle tespit edilmiştir.

Dede Korkut hikâyelerinde boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin nasıl tespit edildiği sarih bir şekilde açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin omuzlarına basa basa ön tarafa geçmeye çalışması üzerine ona; “Mere sen kan mı döktün, baş mı kestin, aç mı doyurdun, yalınçak mı donattın” ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın veya protokolde yer almanın nelere bağlı olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.

 

Askerî ve İdarî Yapı

Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur, hiç şüphesiz askerî teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu olmuştur. Türk askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur.

Türkler askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş aracı olarak da ilk kez kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun olarak hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir
.

 

Saka Türk Savaşçıları

Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından, zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini, bütün Türk devletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği "bozkır taktiği", "turan taktiği" ve "bozkurt taktiği" gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde, Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Yukarıda belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı devam ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle barış zamanında sivil ve askerî diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz “Bahaeddin Ögel” haklı olarak Türklerde "halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani aynı kültür ve geleneğe dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler değil, onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle, fethedecekleri topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece "sü" (asker) göndermekle kalmazlar, bunun yanında halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan "sülemek" ve "kondurmak" siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. "Gaza ve cihat" aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu'ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu bölgeleri işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir. Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu'ya yerleşmiş, buraya kendi kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.

Türklerin İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar oluşturabilmesinde uygulanan toprak sisteminin büyük önemi vardır. Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya koymak, bu devletlerin sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve gelişmeleri takip edebilmemiz açısından da oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların "ikta" yoluyla hizmet ehline verilmesi, İslâm devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış ve teşkilâtı göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de görülebilir.

Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda "yurt" tutan halk, Selçuklularda ve Osmanlılarda görülen "ikta", "tımar" veya "yurtluk-ocaklık" sistemine pek de yabancı değildir. Bu uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah edilebilir. Selçuklu "ikta" sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar "dirlik"leri küçük tutarak merkezi yapıyı kuvvetlendirmişlerdir.
Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının gelişmesiyle izlenebilir. “Haşer-kaşer” sisteminden “yaya-müsellem”e geçiş, yaya-müsellemden "kapıkulu" ve “timarlı sipahi”ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.

Selçuklular, hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından askerlik hizmeti için yararlanmışlardır. Kimine göre "haşer-kaşer" denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre, "ulufe" alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları, onları profesyonel askerlerden ayırır. "Haşer ve kaşer"ler, taşrada tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta, ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere gitmedikleri zaman, "elli başı" veya "bölükbaşı" denilen görevliler tarafından belirli bir süre eğitilmektedir. Neticede "haşer-kaşer", her ne kadar sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse de, hizmetleri açısından "gönüllü asker" sayılmalıdır.

Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın atlı-yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik sahibi sipahlar ve "çerik" denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş zamanında "gönüllü" adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu Selçuklularındaki "haşer-kaşer"lerle aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret kuvvetleri ve haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı Devletinin kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da gelişen sistem, bu açıdan köklerini Selçuklular ve beyliklerden alır.

Osmanlı Devletinin kurucusu "Osman Bey", Bizans'a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası tımar tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye bilinen çift çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun biçimde savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev'i hükümdarın hassa ordusu görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip olmuşlardır. Orhan Bey zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş zamanında Orhan Bey'in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan “Alaaddin Paşa”nın önerisiyle tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına "ak börk" giyerler. Fetihlerden sonra tımar alanlar ise "kırmızı börk" giymeye başlarlar.

Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü olmaktan çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi. “Çandarlı Halil Paşa”, kendilerine "çiftlik" verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli asker statüsüne sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi "yaya" yazılmak üzere başvurmuştur. “İdris-i Bitlisi”ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir.

Çiftlik gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan "yamak" beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli'nin fethinde önemli roller oynayan yaya ve müsellemler zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak, uzun seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir. Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini "sipah" zümresi, yayaların yerini ise "azab" zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya ve müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih amaçlı savaşlarında, belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.

Görüldüğü gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde gönüllü diyebileceğimiz "haşer-kaşer" veya "yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki "sülemek-kondurmak" siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti'nin bir cihan imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu "ikta"sının daha gelişmiş şekli olan "dirlik" (tımar) uygulaması ön plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların gelirinin verilmesini esas alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının temelini oluşturmuştur.
Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.

1- 20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri "tımar",
2- 100 bin akçaya kadar ki gelirler "zeamet" ve,
3- 100 binden fazlası ise "has" adıyla kaydedilirdi.

Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir "cebelü", yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere "eşmek" zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor ve böylece, hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının esasında da toprak tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.

Osmanlı Devleti esas olarak güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla birlikte, yerinde yönetim güzel bir şekilde uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra teşkilâtında köylerden eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı zamanda müstakil vergi birimleri olan mezra ve köyler bir araya gelerek "nahiye"yi, nahiyeler "kaza"yı, kazalar ise "sancak"ı oluşturur. Sancaklar ise "beylerbeylik" veya "eyalet" denilen üst idarî yapılara bağlanır. Başlangıçta sadece askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik sahipleri, bu idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre "ehl-i seyf" (askerî kesim) umumiyetle nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda "sancak beyi" ve eyaletlerde "beylerbeyi" adıyla liyakat ve vazifelerine göre "dirlik" alırlar.

“Ehl-i ilm” (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde "kadılık" görevini üstlenirler. Anadolu ve Rumeli kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları bölgede uygulamakla yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve derecelerine göre “yevmiye” alırlar.

Burada Osmanlı askerî ve idarî yapısının tamamı değil sadece bir bölümü ele alınmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin bir cihan devleti hâline gelmesinde bu sistem hayatî bir rol oynamıştır. XVI. yüzyıldan sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya başlaması, devleti sarsmaya başlar. Buna rağmen Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını devam ettirir. Şüphesiz devleti uzun müddet ayakta tutmaya yeten gücün ardında, köklü Türk kültürü ve devlet anlayışı yatar. Osmanlı Devleti, uzun müddet Türk töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun olarak geliştirerek korumasını bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş çarelerinin yanlış yerlerde aranması devletin sonu olmuştur.

 


TÜRK:

Turki halkların coğrafi dağılımı

Türk, Türk Dil Kurumu'na göre ; Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Turki diller konuşan ve bir Turki halk'ın mensubu olan kimseye verilen isimdir. Birçok boyu olmakla birlikte dilleri hep aynıdır. Kıpçaklar, Oğuzlar, Karluklar, Türgişler, Basmıllar, Eski Uygurlar eski Türk kollarıdır. Türk olan 200 milyon kişi olduğu zannedilmektedir.
Şu anki Türklerin müstakil olarak 6 devleti vardır: Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, KKTC, Azerbaycan. Bunun dışında özerk yerler vardır. Bunlardan en iç işlerine karışılmayan özerk Türk cumhuriyeti Tataristan'dır.

Türk kelimesi yazılı olarak ilk defa M.Ö 1328 yılında Çin tarihinde “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.

1- Türk Sözcüğünün Anlamı
Türk sözünün cins ismi olarak güç-kuvvet (sıfat hâli ile: güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir Türkçe vesikadan anlaşılmıştır. Buradaki Türk kelimesinin millet adı olan Türk sözü ile aynı olduğu "Albert von Le Coq" tarafından ileri sürülmüş ve bu, Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü "Vilhelm Thomsen" tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra aynı konu "Nemeth"n incelemeleri ile tamamen ispat edilmiştir.

1.1- Tue'kue, Török, Türküt
"Türk" sözcüğünün geçmişi hakkında farklı tezler vardır:
Bir teze göre Türk kelimesi Çince "Tue'kue"den kaynaklanmıştır. 3000 yıllık Çin yazılarında anlatılan ve Çinlere komşu olarak ülkeler kurmuş olan Tue'kue halkı, bazı diğer bugün sadece Çince adlarını tanıdığımız halklar ile birlikte (Hiung-nu, Yüan yüan, Vu sun, I-li vs.) bazı bilim adamlarınca Prototürkler olarak da adlandırılırlar. Ama "Tue'kue"'nün Türk kelimesinin Çinceleştirilmiş şekli olduğu kanaatini henüz her bilimci paylaşmaz.
Başka bir teze göre, eski Türklerin hukuk anlayışı sıfatında olan "Töre"den kaynaklanmıştır. Töre sahibi olan boylara "Török" veya "Törük" adı verilmiştir ve bundan Türk oluşmuştur.
Diğer bir teze göre, "Turuk" adlı, eski bir boyun adı zamanla değişip "Türk" olmuştur:


Dil 1'nci Adım 2'nci Adım 3'ncü Adım
Ogurca: Turuk Turkut Turk
Oğuzca: Türük Türküt Türk
Tatarca: Török Törköt Törk

1.2- "Kök Türk"
Türk ismine bugün ki tanıdığımız şeklinde "Türk" olarak ilk kez 6'ncı yüzyıldan kalan, eski Türk yazıtlarında karşılaşıyoruz. Bu yazıtlarda Göktürk Devleti halkının adı olarak kullanılıyor. Türk- kelimesinin kökü henüz tam olarak belirlenmiş değil. Bugün ki bilimde "kök türk" (eski Türkçe: "mavi türkler") 552 yılından itibaren kullanılıyor. Ama bundan öncede "Türk" Orta Asya bozkırlarında yaşayan ve Türkçe konuşan halkların toplu adı olmuş olması gerekir.

2- Türk Tarihi
Orta Asya'da Türk ırkı, M.Ö 4000'li yıllara doğru derinleşen bir tarih öncesinden başlayıp M.S.1000 yıllarında Anadolu kapılarına gelinceye kadar geçen uzun süre içinde verimli sosyal, politik, askeri ve ekonomik tecrübelerin, hamlelerin ve başarıların sahibi olmuştur.

"Sümerler", Türkler'in en eski atalarıdır. (M.Ö.3500) Zamanımızdan 5500 yıl önce meydana gelmiş olan bu medeniyet, Mısır medeniyetinden de eskidir. Türkler daha önceleri Orta Asya'da toplu halde ve devlet halinde yaşıyorlardı; Önce "Tourkiler", "Elamlar", "Turukkular", "Urarlar" gelir. Arkasından "Pelasklar" (PEL-SAKALAR), "Tirhenler" (TURHANLAR), "Etrüskler" (TUR-SAKALAR), "İskitler" gelir.

Bazı tarihçiler bunların yabancı kaynaklardaki adlarına bakarak "TÜRK" adına benzetemediklerinden Türk saymazlar. Ancak İskitler (Saka Türkleri'nin bir boyu) hakanı Afrasyab'ın "Alp Er Tunga" olduğu artık herkesçe kabul edilmektedir. (M.Ö.600'ler)

Bu devletlerin tarihi de M.Ö. 2500 yıllarından başlar.

1. 1995 yılında Altay Dağları eteklerinde 3000 yıllık bir erkekle atının mumyaları bulunmuş, adamın İSKİT savaşçısı olduğu tesbit edilmiştir... Bu olay Orta Asya Türkleri'nin tarihini M.Ö.1000'li yıllara götürmüştür.

2. Yakut dediğimiz Sibirya Türkleri de, kendilerine "Soho" (SOKO) derler

Ünlü Alman Sinologu “Wolfram Eberhard” :
Çin'in ilk sülâlesi olan "Shang Sülâlesi" dönemindeki kültürde bazı şeyler henüz eksikti... Bu eksikler "Chou Sülâlesi" zamanında tamamlandı."

-Choular batıda Shensi bölgesinin orta kısmında küçük bir devlet kurmuşlardı... M.Ö. 11. yüzyılın başında diğer TÜRK kavimlerin baskısı ile Çular Doğu Shensi'ye itildiler.

-M.Ö. 1050 yılında (Choular)'ın Savaşçı KRAL lâkabı taşıyan başbuğu "WU-WANG", doğuya yöneldi. Shang hükümdarını yakalayıp öldürdü... Böylece Çu (Chou) Sülâlesi kuruldu.

Bölgede hâlâ varlığını Yakut olarak sürdürürken kendine "SOHO" diyen Sakalar Çinliler'in "CHOU" dediği boydur.

3. Yakutlar ve Çuvaşlar, diğer TÜRK boyları ile ilgisi kesilmiş, İSLAMİYET ile tanışmamış, ücra köşelerde kalmış TÜRK boylarıdır... Dilleri en eski TÜRKÇE’nin izlerini taşır.

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !